Eklenme Tarihi:
30 Haziran 2009 saat: 22:55 Neyi Seçiyoruz?
Düzen kurulduğu günden beri insanlık seçiyor, iyi ya da kötü. Tüm bu seçimlerin en ortak noktası ise, her bir seçim de bir başka şeyden vazgeçmek hiç kuşkusuz.
Elmayı seçmekle cennetten vazgeçmek gibi de olabiliyor bu, yahut elmayı seçmekle portakaldan vazgeçmek de.İlk elmanın değeri ikinciden çokça fazla, farkındasınızdır. Çünkü seçtiğimize biçtiğimiz değer, ona karşı seçmediğimiz ve vazgeçtiğimiz tüm diğerlerinin değerleri toplamı kadardır.
Hayat karşımıza daima seçenekler çıkarır nefesimizin sınırlı olduğu bu düzende. Bizler ise seçmek zorundayızdır daima. Bir karar verememek bile bir seçimdir aslında. Karar vermemeyi seçerek tüm seçenekler dışında bir seçeneği seçmişizdir. Tüm alternatiflerden vazgeçip, vazgeçtiğimiz değerlerin tümüne eşdeğer bir karar veremeyiş seçmişizdir. En kötü seçimin de hiçbirşey seçememek olduğu tezi, bu noktada değer kazanır zaten. Çünkü en riskli ve en çok değeri üstlenmiş olan bu seçimin bize bir şey kazandırmayacağı ortadadır.
Seçmek; bir kalem seçmek, ya da bir kitap, bir araba da olabilir bu, ya da bir ev, bir arkadaş veya ve hatta bir eş. Seçilmiş olmanın verdiği ince hazzın yanında bir de seçmiş olmanın verdiği anlamlı sorumluluk.
Sınırlı bütçemizle seçtiğimiz kırmızı renkli kalemi aldığımızda mor olandan pembe olandan siyah olandan ve hatta eve gidebilecek olan bir ekmekten de vazgeçmişizdir.
Ama aynı kırmızı kalem bir başka bütçe için hiç de umursanmayacak bir nesne de olabilir kuşkusuz. İşte o kalemin değeri de bu şartlar altında ortaya çıkıyor. Bir başka örnek ile şöyle de söylebiliriz bunu, bir yardım kampanyasına katılan iki kişiden biri eve gitmek için aldığı otobüs biletine bağışlayıp eve o gün yürüyerek gitmeyi tercih ederken, bir başka biri yazdığı 10 bin dolarlık çek ile, eve yine son model spor arabasıyla gidebilir. Bu değeri bize ölçtüren nedir ?
Burada değerli olanı seçecek olsak hangisini seçeriz aceba? Yüzlerce bilet alacak bir çek, ya da bir çek kağıdı kadar kağıt içermeyen bir bilet?
Seçmek zor, ve seçerken seçtiğimizi düşünmek yerine nelerden vazgeçtiğimizi onu seçerken neleri kaybettiğimizi düşünmek ise daha zor. Bana göre gerçek seçim tam olarak seçtiğin değil seçtiğin karşısında seçemediklerinle ilintili bir şey.
Şu saç renkli, şu boyda, şu huylu, bu karakterli birini seçiyorken, sınırsız sayıda farklı insanı seçmiyor olduğunu biliyor olmak, karşındakine verdiğin değerin en büyük ölçüsü olsa gerek. Bu noktada da insanlar seçilmiş olmak mı seçmiş olmak mı sorusuyla karşı karşıya kaldıklarında cevap vermekte zorlanabiliyor.
Tesadüf olacak ki, tam da bahsedeceğim konu üzerine geldi ezan. Şu an ezan okunurken sessizce kendimi ona verip dinlemek yerine bu yazıyı yazıyor olmak da bir seçim. Ve benim için şu an bu yazının değeri, usulca bir köşeye çekilip kendi halimle dinlemediğim ve hazzını alamadığım bu ezan boyutunda.
Peki ya aldığımız havanın değeri? Tükettiğimiz ömrün? Her nefeste seçtiğimiz bir eylemle vazgeçilen onlarca şey? En doğrusu hangisi?
Tüm dünyadan maldan paradan riyadan gösterişten yani özüyle dünyalık tüm işlerden vazgeçilerek sadece Allah’a yönelmiş olmanın değeri, gözünü dünya nimetleri bürümüş bir kişinin Allah’a kendini vermesi yanında nicedir, siz daha iyi bilirsiniz..
Buyrun seçin, seçelim..
Eklenme Tarihi:
25 Haziran 2009 saat: 22:53 Ramazan’a Giderken
Yine döndü dolaştı bir sene bu çember etrafında ve geldi Rahmet Bereket Mağfiret üçlüsü..
Çemberde döndükçe yeni çizgiler türüyor yüzümüzde ya da yeni dişler çıkarıyor bebekler, dedeler ise döküyor bir bir dişlerini.. Saçları uzayan al yanaklı kızlardan saçları aklaşan nasırlı ellerin sahibi emekçilere bir döngü bu, neticesi beyaz kefenler içinde sıkışmış ve çemberin döndükçe daralan halinin son merhalesi; hayat.
Maharet mağfirette, af dilemekte, gönül deryasını sunarak göğe. Sınırsız rahmet kapılarında merhamet dilenmekte. Çember döndükçe çapı küçülmekte. Daralmaya kabrin, toprağı tükenmekte.
Bir bir altına değil yan yana cümlelerle. Hepimiz bir yürüyelim tevhide cümleler ile. Çekinme açmaya elini ettiğin küfürlerle. Yeterki bil tövbeni yetinme secdeler ile.
Ruh’da bir varlık
kirlenmesi muhtemel,
etmeye gönlüne darlık
aklanmayı et emel
Bu kelimelerle kapatırken pencereyi, bol dua ile geçsin ömrümüz.. Sonra açmak lazım olur pencereyi, seslenmek için olsun O’na yüzümüz..
Yazının son deminde, Mevla’ya kendi haliyle gönlüyle yaşadığıyla 2005′de giden değerli abimiz karadenizimizin biricik güzel yüreği Kazım Abime de dualar ile.
Eklenme Tarihi:
12 Haziran 2009 saat: 23:04 Elif Şafak - Aşk
Yoğun okul temposu ardında, kitap okumaya ara vermesem de sıklığını yitirdiğini söylemeyeliyim öncelikle. Bu gevşemişlik ardında azalan kitap özetlerini de görmedim değil.
Aslında roman okumayalı epey olmuştu. Liseden ve üniversite ilk yıllarından gelen klasik romanlar silsilesinin önemli bir kısmının bitimiyle beraber kendimi daha farklı konulara vermiştim, hikayeler içinden çekip almaktansa başlı başlına hikayelere dalmayı seçmiştim.. Ta ki, Elif Şafak Aşk’ı yazana dek.

Önce özetine baktım biraz, sonra arkadaşımın kitabından bir kaç sayfa.. Baştan, ortadan, sondan..Yürek deryamını bilenlerin de hak vereceği üzere, hem Şems idim bazen bu romanda hem de Aziz. Cinsiyetim tutmasa da çoğu kez de Ella. Görmediği aşkının peşinden koşan..
Beni anlatan birşeyi okumamak olmazdı, ve başladım hızla.. Öylesine tesadüflerle karşılaştım ki, okurken, belki Boston, Konya gibi tutmasa da şehirler, olaylar çok aynıydı sanki.
Kitap içinden alıntılara alışıldığı üzere yazının son kısmında yer vereceğim, ancak kitapla ilgili düşünceleri de bundan önce belirtmekte mutlaka gerekli. Gerçekten aşk ile yazılmış bir aşk kitabı öncelikle.. Aşk hissinden uzak böylesi yoğun bir ruh halini yakalamak çok mümkün olmasa gerek. 1200′lerden 2000′li yıllara biraz geçmişten ve biraz bugün kokan roman içinde bir ayrı roman. Aşk Şeriatı. Aziz’in yani Aşk’ın peşinden koşan bir Ella, ve Konya’nın tam ortasında yeni bir düğün gecesi.. Sabah ezanı henüz yankılarını yok ederken gönüllerde, ardında Boston’dan gelen valizler..
Elif Şafak, gerçekten kitabı sadece bildikleri ve hayal gücü üzere kurmamış, sıkı bir çalışma yaptığı da aşikar. Tasavvuf üzerine kısmen tevazu dahilinde okumalarımdan da gördüğüm gibi güzel ve işin özünü yakalamış bir kurgu. Bu anlamda yazarı ayrı olarak tebrik etmek gerek.
Gelelim Şems ile Rumi’ye 1200′lü yıllara ve 2008′in kilometreler uzağında e-postalarla, mesajlarla yürüyen AŞK’ına. Tam bu noktada benden birçok şey buldum burada..
Ella’nın görmediğine aşık olmasından, Şemsin tasavvufta boğulmasına.. Mecnun gibi Mesnevi Şerhi okuduğum günler ve aylar geldi aklıma.. Defalarca üstünden geçtiğim kıtalar, mısralar, ve anlamında boğulduğum derin Sufi öğütler..
Dünyalık Aşk ile Sahipli Aşk’ın birbine paralel seyreden bu öyküsünde ilk defa bir romanda kendimden bu kadar bulduğumu söyleyebilirim..
Birazı benden olan, ve birazı da etkilendiğim yerler paylaşacağım kitap alıntılarında..
Kitaptan Seçmeler;
(Katil, İskenderiye, Kasım 1252)
Birini öldürdüğün zaman, muhakak ki ondan birşeyler bulaşır sana:Bir resim,bir koku,bir nefes… Bir ah, bir lanet, bir ses…”Maktülün bedduası” derim ben buna.
(Ella, henüz roman vesilesiyle tanıştığı, tanışmaya yeni yeni başladığı Aziz Zekeriya Zahara’nın web sayfasını ziyaret ettiğinde gördüğü minik şiir)
Ey, kendisinde kaybolmuş kişi
Bilmezsin, bedenin sana mezar olmuş
Nefsini tanımadıkça, Nefsin seni gömer olmuş
(68. sayfada Ella, Aziz’e karşı duyduğu ilgiye hitaben ilk e postasını gönderir..)
Belli ki, aşkın hayatın özü olduğuna inanıyorsunuz, sizin için başkaca önemli bir şey yok gibi.
(40 kural içinde 11. kural)
Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “sen” zuhur edebilmesi için zorluklara,sancılara hazır olman gerekir. (Buraya bir dip ekleme de benden olsun, Mevlana dediği gibi, inci derinde olur)
(Fahişe Çöl Gülü, Konya, 1244)
Her zorluğun ardında ve ötesinde bir başka sır, bir başka sebep vardı. Anlatamıyor ama yüreğimde hissediyordum.
(3 çocuk sahibi Ella ve onu aldatan duygusuzlaştıran kocası.. Ella kendini yazıştıkça kaptırmaktadır Aziz’e)
Çoluk çocuk sahibi bir kadınken yabancı bir adamla sabah akşam mektuplaşıp içli dışlı olmak Ella’nın vicdanını kemiriyordu. Ama nasıl olsa hiçbir zaman tenselliğe dökülmeyecekti bu ilişki. Hep platonik kalacaktı.Masum bir günahtı bu. Masum bir kabahat…
(Ella, ilk kez Aziz’in fotoğrafını görür ve düşünmeye koyulur)
Zihnini meşgul eden bir şey daha vardı: Arzu!
Bir erkeği arzulamayalı, kendini kadın gibi hissetmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki bu duygunun neye benzediğini bile unutmuştu. Belki de bu yüzden kendiyle yüzleşmekte bu kadar geç kalmıştı. Ama işte şimdi tam karşısında duruyordu hakikat : Kuvvetli, kışkırtıcı, kural tanımaz bir çekim gücü.
(Ella, Boston, 15 Haziran 2008, Aziz’in Ella’ya hayat hikayesini anlattığı mektup.. sf.261-265, bu kısımda Aziz, eskiden peşinden koştuğu ve sonunda evlendiği ancak bir trafik kazasıyla yitirdiği “tesadüfen” köyüne uğrayan Hollandalı eşi Margot’tan bahsediyor)
(Kural 28)
Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir,ne de geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi, daima şu an’ın hakikatini yaşar.
(Sayfa 306-310, Ella ve uzatmalı eşi David uzun bir aradan sonra bir yemekte buluşurlar bir çok gereksiz şeylerden konuşurlar, geldikleri yeni restoranttaki dekorasyonlar peçetelerin siyah ya da beyaz oluşu, ardından konu asıl gündeme gelir ve David Ella’ya neler olup bittiğini söyler)
“Aptal değilim Ella, zaten şüpheleniyordum” dedi David.”Sonunda sen uyurken mesaj kutuna girdim o adamla bütün yazışmalarını okudum.” ( Daha önce çok kez karısını aldatan ihmal eden David hatasını anlar ve akıl vermeye koyulur) Gidip sevgiyi başkalarında ararsan hata yaparsın. Kimse seni benim kadar sevemez. Anlamıyor musun? “Başkalarında bir şey aradığım yok dedi Ella ama galiba kocasından çok kendisine söylemişti bunu. Ne dediğini düşünmeden, ucu nereye varır diye tartmadan mırıldandı: “Rumi diyor ki aşk dışarda bulunan bir şey değildir. İçerden gelir. Tek yapmamız gereken, içimizde bizi aşktan alıkoyan engelleri bulup kaldırmaktır.”
(Ve hiç görmediği Aziz’e Ella’nın ilan-ı aşkı, gerçek bir mektupla, 26 Haziran 2008, Boston)
Biricik Aziz,
Sana bu kez e mail filan değil, gerçek bir mektup yazmak istedim. Eski usul. Mürekkebiyle, kâğıdı zarfı puluyla klasik bir mektup. Yazıp hemen postaya vermem gerek. Eğer yollamakta gecikirsem, yazdıklarıma pişman olup mektubu yırtabilirim.
Hani biriyle tanışırsın, çevrende görmeye alıştığın insanlardan çok farklı biri. Öyle biri ki her şeyi bambaşka bir gözle görür ve seni de bakış açım değiştirmeye yöneltir. Dünyaya onun gözleriyle bakmaya başlarsın. İçine ve dışına da. Etkilenirsin. Etkilenmek ne kelime, büyüsüne kapılırsın. Gene de ilk başlarda araya bir mesafe koyabileceğini, yüreğini kontrol altında tutabileceğini zannedersin. Oysa rüzgâr sandığın fırtınadır. Sınır sandığın yer oynak ve kaygan bir zemindir. Bir bakmışsın, far kında bile olmadan açılmış, karadan uzaklaşmışsın. Okyanusun tam ortasındasın.
Aziz, senin kelimelerine ne zaman böyle bağlandım, bilemiyorum. Tek bildiğim yazışmalarımızın beni değiştirdiği. Hem de tâ en başından itibaren. Belki sana bunları itiraf ettiğime pişman olacağım. Belki haddimi bilmiyorum. Ama koca bir ömrü haddimi bilerek geçiren ben, bir kere de olsa hudutlarımı aşmak istiyorum. Cesaretim beni şaşırtıyor. Tabi eğer bunun ismi cesaretse… Önce yazdığın romanı okudum. Kelimelerinle uyandım, onlarla uyudum. Sonra yazışmaya başladık ve yazıdan yazarına döndü ilgim. Senden mesaj gelmişse mutlu başlıyorum güne, gelmemişse bir yanım eksik gibi hissediyorum. Ben galiba önce senin hikâyelerine vuruldum. Hayal gücüne, yüreğine, içinde taşıdığın harflere… ve nihayet anladım ki, nicedir tatmadığım, hatta unuttuğumu sandığım bu heyecan gelip geçici bir heves değil. Biliyor musun, gün boyu kendi kendime konuşur gibi seninle konuşuyorum. O gün olan bitenleri seninle tartışıyorum. Ne zaman yeni bir yere gitsem ya da hoş bir şeyle karşılaşsam, “Acaba Aziz burada olsa ne düşünürdü?” diyorum. Her güzelliğini seninle paylaşmak istiyorum. Geçen gün oğlum, “Anne sende bir farklılık var. Saçına bir şey mi yaptın?” diye sordu. Saçım her zamanki gibi. Ama farklı gözüktüğümün farkındayım. Arkadaşlarımdan benzer şeyler işitiyorum. “Yüzün ışıldıyor” diyorlar. “Cilt bakımı filan mı yaptırdın?” Hiç bir şey yaptığım yok hâlbuki. Seni düşünmekten başka. Ama ne zaman kendimi kaptırıp seni düşünsem, şunu hatırlıyorum : Biz henüz yüz yüze görüşmedik bile ve işte o zaman gerçeğe dönüyorum. Kabullenmem gereken gerçek bu: Seni daha görmeden seviyorum. Aşk Şeriatı’nı okumayı bitirdim, raporumu teslim ettim.(Evet, roman hakkında yayın raporu hazırlıyordum. Öyle çok istedim ki görüşlerimi seninle paylaşmayı. Hiç olmazsa raporla beraber yayın evine yolladığım mektubu göstereyim istedim. Ama doğru olmazdı. Gene de şunu söylemeliyim: Romanını sevdim, hem de çok. Hayatımla alakası olmayan bir hikâyenin içine çektin beni. Ama bitirince anladım ki her şeyin her şeyle alakası var aslında… ) Her neyse, bu mektubu yazma kararımın Aşk Şeriatı’yla bir ilgisi yok. Beni yazmaya iten, aramızdaki bu adını koyamadığım ilişki. İlk başlarda basit bir yazışma olarak gördüğüm macera sandığımdan daha ciddi bir hal aldı. Önce anlattığın hikayelere aşık oldum sonra bir de baktım ki seni sevmişim… Dedim ya, bu mektubu yollamam lazım. Yoksa yırtıp atarım…
Ella